İçerik yayını

İçerik yayınları

Kullanıcı girişi

CAPTCHA
Diese Frage dient dazu festzustellen, ob Sie ein Mensch sind und um automatisierte SPAM-Beiträge zu verhindern.
14 + 1 =
Solve this simple math problem and enter the result. E.g. for 1+3, enter 4.

İkinci Baskıya Önsöz (Marksizmin Marksist Eleştirisi'ni İkinci Baskısına)

Marksizmin marksist Eleştirisi İkinci Baskı Kapağı - KüçükElinizde bulunan Marksizm'in Marksist Eleştirisi'nin birinci baskısının Önsöz'ünde, bu kitabın "Marksizmi Savunmak ve Geliştirmek" başlıklı üç ciltlik bir kitabın birinci cildi olduğu ve diğer iki cildin "Sosyalizmin ve Sosyalist Hareketin Sorunları Üzerine Yazılar" ve "Türkiye'nin Aydın ve Sosyalistleriyle Polemikler" başlıklarını taşıyacağı belirtiliyordu[1].
Aradan neredeyse iki yıla yakın zaman geçmesine ve diğer iki cilt hala yayınlanamamış olmasına rağmen, birinci cildin neden yeni bir baskısının yapıldığı gibi bir soru haklı olarak ortaya gelir.
Bu uzun aralığın, diğer ciltlerin yayınlanamamasının ve birinci cildin yeniden basılmasının, birbirinden ayrılmaz bir bütün olan bu olguların, nedenini kısaca açıklayalım.
Birinci cildin birinci baskısını yapan ve aslında bizim kitaplarımızı yayınlamak amacıyla kurulmuş olan Versus yayınevi, kitabın diğer iki cildini (ve diğer kitaplarımızı), aldığı yeni ortakların istemediği gerekçesiyle, hiçbir sorumluluk duymadan ve yaptırımsız bir şekilde, yayınlamayacağını bildirdi[2].
Birinci cildi başka yayınevince yayınlanmış bir kitabın diğer ciltlerini kimse yayınlamazdı. Kaldı ki, kitaplarımızı yayınlayacak bir yayınevi bulmak zaten bizim için bir sorundu ve tam da bu nedenle iki yıl boyunca sırf kitaplarımızı yayınlayacağı için Versus yayınevinin kuruluşu ve yayınlarına maddi manevi katkılarda bulunmuştuk.
Sonuç olarak üzerine oturulmuş ya da buhar olmuş iki yıllık maddi ve manevi katkılar ve elimizde yayınlanamamış kitaplarla ortada kaldık.
Kitapları yayınlamanın neredeyse hiçbir olanağı bulunmuyordu. Bütün çalışma planımız bu yüzden allak bullak olmuştu. Sisyphos gibi "olmadı baştan" demekten başka çare kalmamıştı.
Bu arada yayınlanmış birinci cilt de neredeyse tükenmişti. Elimizde kalan son yirmi otuz kitap Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu'nda ve sonra katıldığımız bir iki toplantıda bitmişti. 2008 yılının sonlarında, Köxüz sitesinin veya kitabın bazı okuyucularının girişimiyle Ankara ve İstanbul'da kitabın tanıtım toplantıları yapıldığında, bırakalım dinleyicilere kitabı alabilmeleri için sunmayı, kitabın yazarı ve toplantının sunucusu olarak bizim elimizde bile kitap bulunmuyordu. Bu durumda, kitabı edinmek isteyen dinleyicilerden e-mail adreslerini istiyor ve dijital olarak kitabı kendilerine yollamaktan başka çıkış yolu bulamıyorduk.
Bu çıkışsız görünen koşullarda bir çıkış yolu ararken, bir dost, kitabı çok önemli bulduğunu ve yayınlanması için maddi olarak destek olabileceğini bildirdi. Yine bir başka dost, elindeki yayınevi olanakları, ilişkileri ve yayıncılık bilgisini bu kitapların yayınlanması için seferber edebileceğini söyleyince, bu iki destek birleştirilerek, ilk elde hazır kitapları yayınlamak üzere, Köxüz Yayınlar kuruldu.
Üç ciltlik bir kitabın bu birinci cildi, uzun süren boşluk nedeniyle, elde birinci cilt kalmadığı ve Köxüz Yayınlar'ın kitabı bir bütün olarak üç cilt halinde basması daha doğru olacağı için, henüz diğer ciltler yayınlanmadan birinci cilt ikinci kez yayınlanıyor.
Ayrıca bu ikinci baskı, aynı zamanda genişletilmiş bir basımdır. Kitap Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu'na sunduğumuz "Tarihsel Maddecilikte Yapı ve Özne sorunu: Kıvılcımlı'nın Katkıları ve Eleştirisi" başlıklı bildiri ile genişletildi.
Bu basımda ayrıca imla hataları ve cümle düşüklükleri gibi biçimsel ve teknik düzeltmeler de yapıldı.
Birinci baskıda dipnotlar kitabın sonuna koyulmuştu. Bu baskıda dipnotlar sayfa sonlarında bulunuyor. Bu da kitabın okunması ve anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
*
İlk yayından (Nisan 2007) bu güne kadar geçen neredeyse iki yıllık sürede kitabın içeriğine ilişkin gelişmelere gelince.
Kitap üzerine bu güne kadar yazılı olarak dişe dokunur bir eleştiriye rastlamadık[3].
Ama bu eleştiri yokluğunun kendisi bizzat bir eleştiridir. Tabii "eleştiri silahı" değil, "silahların eleştirisi". Bunu somut bir örnekle göstermeyi deneyelim.
2-3 Şubat 2008 tarihinde Emek Araştırmaları Merkezi Girişimi tarafından İnşaat Mühendisleri Odası’nda “Manifesto'nun 160. yılında Marksizm'in Güncelliği” başlıklı bir sempozyum yapıldı.
Yıllardır Marksizmi savunmak ve geliştirmek için yazdıklarımızı bir kenara koyalım, çünkü onları basacak bir yayınevi bulmak mümkün olmamıştır, ama Marksizm'in Marksist Eleştirisi bu sempozyumdan neredeyse bir yıl önce yayınlanmıştı ve bizzat yazarı tarafından o sempozyuma katılan ve bir kısmını kişisel olarak da tanıdığı konuşmacıların bir çoğuna elden verilmiş veya maille iletilmişti.
Haydi diyelim ki, gözden uzak olan gönülden de uzak olur, 10 yıl hapis ve 24 yıllık bir sürgünden sonra hatırlanmamak normaldir ve bu nedenle Sempozyumu tertipleyenler Marksizm'in Marksist Eleştirisi'ni bilmiyorlardı.
Ne var ki Sempozyuma tartışmacı olarak çağırılmışların önemli bir bölümü kitaptan haberdardı. Buna rağmen bu katılımcılardan hiç birinin, Marksizm'in sorunları üzerine sadece bu sorunları dile getirmekle yetinmeyen somut cevaplar ve teorik açılımlar da getiren kitap hakkında bir tek söz bile ettikleri görülmez. Sanki böyle bir kitap yoktur.
Bir ülke düşünün, o ülkede, Marksizm'in sorunları ve güncelliği üzerine somut teorik görüşler geliştiren bir Marksist bir kitap yazıyor. Ortada bu iddiada başka bir kitap da bulunmuyor. Ayrıca aynı yazar, Komünist Manifesto'ya öykünerek, daha önce, "Marks ve Engels bu gün yaşasalardı, nasıl bir Manifesto yazarlardı?" sorusuna somut cevap olarak, edebi bakımdan da Manifesto'yu andıran "Geleceği ve Geçmişi Kurtarmak" ve "Ortadoğu İçin Demokrasi Manifestosu"[4] adlı somut, yirmi birinci yüzyıl için iki güncelleştirilmiş Manifesto'yu da kaleme almış bulunuyor.
Yani ortada güncelleştirilmiş bir Manifesto önerisi ve bunun teorik arka planı olarak, tıpkı "Alman İdeolojisi"nin Komünist manifesto'nun teorik arka planı olması gibi, "Marksizm'in Marksist Eleştirisi" diye bir kitap var.
Bu ülkede hem Manifesto'nun 160. yılı hem de bu vesileyle Marksizm'in Güncelliği üzerine bir sempozyum yapılıyor ve gerek manifestolar gerek kitap, bu sempozyumun başlığına uygun neredeyse tek yayın olmalarına rağmen, ne yazarı çağrılıyor ne de bırakalım eleştirilmeyi ve tartışılmayı, bu kitaplar hakkında bir tek sözcük bile edilmiyor. Sanki hiç yoktur böyle bir yayın, böyle bir Marksist o ülkede.
Bunun bir rastlantı, bilgisizlik vs. olduğu söylenemez.
Marks ve Engels gibi Hikmet Kıvılcımlı da buna "Susuş Kumkuması" (Susuş Komplosu = La Conspiration Du Silence) derdi. Bu şöyle de ifade edilebilir: "eleştiri silahını" değil, eleştirmemeyi bir silah olarak kullanarak "silahların eleştirisi"ni yapmak.
Bu bakımdan, “Manifesto'nun 160. yılında Marksizm'in Güncelliği” sempozyumu, burada yapılan konuşmalar ve sunulan bildiriler, fiilen, Marksizm'in Marksist Eleştirisi'nin susuşla ve yok sayarak eleştirisidirler.
Okuyucunun bu sempozyumun tartışma ve bildirilerini bu kitap ve sözü edilen manifestolarla birlikte, kıyaslayarak ve bu gözle okumasını dileriz.
*
Marksizm'in Marksist Eleştirisi Türkiye ve dünyanın dibe vurduğu bir dönemde basıldı. Bu dibe vuruş onun okunma ve tartışılma olanaklarına aşılmaz sınırlar getiriyordu.
Seksenlerin sonunda Duvar'ın yıkılışı, o yıkılan rejimlerle özdeş görünen Marksizm'e genç kuşakların bir ilgi duymasını neredeyse olanaksız hale getirmişti.
Ortada var olan Marksistler ise Duvar'ın yıkılışı öncesinde Marksizmi benimsemiş, artık yaşlanmış, beyni kireçlenmiş, merak duygusunu ve öğrenme yeteneğini yitirmiş kuşaklardı.
Kaldı ki, bunların da yüzde doksan dokuzu gerçekten tam da yıkılan rejimlerle özdeşleşmiş bir Stalinizm veya pozitivizmi Marksizm diye bellemişlerdi ve kitabın teorik arka planını oluşturan Kıvılcımlı, Troçki, "Batı Marksizmi" gibi gelenekleri bilmiyorlardı.
Dolayısıyla, gerçekte kitabı olağanüstü dar bir çevre, Marksizmi kaynaklarından ve sonraki zındık dip akıntılarından öğrenmiş veya bunlarla gönül yakınlığı içindeki Marksistler tartışabilecek bir arka plan bilgisine sahip olabilirdi. Bunlar ise koca yeryüzünde bile neredeyse yok olmak üzere bir türdüler.
Elbet yeni kuşaklardan Marksizm'e ilgi duyanlar oluyordu. Ama bu ilgi, yükselen ve canlı bir hareketin etkisiyle oluşup gelişmediği gibi, büyük ölçüde yüzeysel, ikincil kaynaklara dayalı ve zamanın moda akımlarının kimi yaygın ve yanlış yargılarıyla da dolu, kirlenmiş, saflığını kaybetmiş, suyunun suyu olmuş bir Marksizm'e varabiliyordu.
Bütün bunlara ek olarak, bir de Kitabın sadece Türkçe gibi sapa bir dilde yazılmış ve okunabilir olması, onun okunup anlaşılma ve tartışılma olasılığını neredeyse sıfıra indiriyordu.
*
Türkiye'de hala yükselişini sürdüren, özellikle kadınlar ve gençlerde belli bir dinamizm gösteren Kürt Özgürlük Hareketinin ortaya çıkardığı entelektüel ve kültürel canlanmanın kitaba bir ilgi ve tartışmaya eğilim gösterebileceği beklenebilirdi. Böyle bir beklentiyi destekleyen ek nedenler de var görünüyordu.
Örneğin, Türkiye'nin aktüel politik sorunları söz konusu olduğunda, kitaptaki önermelerden çıkan kimi somut politik çözümler ile Kürt Özgürlük Hareketinin politik çözümleri arasında önemli yakınlıklar veya paralellikler olduğu görülüyordu. En azından bu paralellikler ve yakınlıkların da kitabın teorik tezlerinin tartışmasına yol açabileceği umulabilir gibi görünüyordu.
Ayrıca bu hareketin lideri ve teorisyeni olan Abdullah Öcalan'ın da kitapta tartışılan konulara benzer konuları tartışmasının bir ilgi ve tartışmaya yol açacağı da umulabilirdi.
Ama Kürt Özgürlük Hareketi, plebiyen de olsa bir ulusal hareketti. Bir ulusal hareketin, uluslara karşı bir mücadele çağrısının teorik arka planı olan bir kitaba ilgi duyması ve tartışması beklenemezdi.
Kaldı ki bu plebiyen damar köklerinde Stalinizm'i Marksizm olarak bilen bir damardan geliyordu. Marksizm diye Stalinizmle tartışma içindeydi. Bu kitabın kaynakları ise, bütün bu Stalinist geleneğin dışındaydı. Bütün bu geleneğin zaten Marksizmle ilgisinin olmadığı, bu kitabın, önsözünün ilk satırlarında da belirtildiği gibi, dayandığı temel varsayımlardan biriydi.
Kürt Özgürlük Hareketinin yükselişinin yarattığı teorik ve entelektüel bir canlanma, dünyada ideolojik gericiliğin yükseldiği, Marksizm'in itibardan düşüp unutulduğu bir ideolojik iklimde gerçekleşmiş olduğu için, kavramsal hiçbir ortaklık da bulunmuyordu.
Bütün bu nedenlerle Kürt özgürlük hareketinin ortaya çıkardığı, özellikle Kürdistan'da ve Kürtler arasında görülen kültürel ve entelektüel uyanış da bu kitap karşısında ilgisiz ve ona şerbetli kalmıştır.
Elbette özellikle Öcalan'ın tartıştığı konular ve bunların somut politik sonuçları ile bu kitapta tartışılan konular ve kimi somut politik sonuçlar arasında bir paralellik ve bir yakınlık olduğu çok açıktır.
Elbette bizim gibi Öcalan da sorunları bir kaç bin yıllık mesafeden ve dünya çapındaki bir perspektiften ele almaktadır. Tartışılan konuları ve ortaklıkları her şeyden önce bu zamansal derinlik ortaya çıkarmaktadır. Bu özellik maalesef bu gün dünyadaki Marksistlerin çoğunda bulunmayan ve artık unutulmuş bir özelliktir[5].
Tabii tarihe binlerce yıllık mesafeden bakınca, önem kazanan konular da değişmektedir. Diler, devletler, uluslar, uygarlıklar, devrimler gibi tarihin ve toplumun en temel sorunları otomatikman gündeme gelmektedir. Bu sorunlar gündeme gelince de bunların hangi kavramsal araçlarla en iyi açıklanıp anlaşılabileceği gibi sorunlar.
Bütün bu nedenlerle bir bakıma aynı konuları tartıştığımız söylenebilir. Türk sosyalistlerinin (hatta dünya sosyalistlerinin) gündeminde bu tür yaklaşım ve bu konular yoktur. Dolayısıyla onlarla, kavramsal olarak belki daha yakın olmamıza rağmen, ele aldığımız konular arasında bir yakınlık bulunmamaktadır.
Kürt Özgürlük Hareketi ve Öcalan ile tek yakınlık ve paralellik sadece bu da değildir. Biz de onlar da Türkiye'de politik mücadele veriyoruz. Bu mücadelede, bir ulusal hareket olarak onların ulaştığı sonuçlar ile bir Marksist olarak bizim ulaştığımız sonuçlar birbirine yakındır ve birbirini desteklemektedir.
Yani Kürt Özgürlük Hareketinin plebiyen kanadının programatik hedefleri ile bizim bir sosyalist olarak Türkiye'de acil olarak öne aldığımız hedefler birbiriyle büyük ölçüde uyuşmaktadır.
Bütün bu paralellikler ve yakınlıklar gibi nedenlerle bir çok yoksul, genç, aydın ve radikal Kürt kitaba ve diğer yazdıklarımıza ilgi ve yakınlık gösteriyorsa da, onu bir türlü anlayıp tartışamıyorlar. Hatta kitabı okuma bir uzaklaşmaya bile yol açıyor. Çünkü sözünü ettiğimiz yakınlıklar ve paralellikler onların anatomilerinin de aynı olduğu gibi bir yanılsamaya yol açmaktadır. Kitap okunduğunda bu yanılsama yıkılmakta, gerçekte ortada ayrı dünyalar olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bunu doğadaki konvergense (yakınlaşma) benzetmek mümkündür. Bir çok canlı türü birbirinden bağımsızca, benzer sorunları benzer yöntemlerle çözmeyi denemişler, aynı çözümleri birbirinden bağımsızca bulmuşlardır. Bunun nedeni doğa yasalarının her yerde aynı olmasıdır.
Örneğin balıklardaki sudaki sürtünmeyi minimuma indiren biçimi, daha sonra Memeliler de (yunuslar ve balinalar) kuşlar da (penguenler) birbirinden bağımsızca keşfetmişler ve bu onların biçimce birbirlerine benzemelerine yol açmıştır. Bir başka örnek olarak, dinosorlar da memeliler de böcekler de birbirinden bağımsızca uçabilmek için kanatı keşfetmişlerdir. Buna konvergenz denilmektedir.
Ancak bu yakınlaşmaya ve benzerliklere rağmen, anatomilerine bakıldığında, onların birbirleriyle hiç ilgisiz, çok farklı yapılarda, çok farklı evrim aşamalarına ait canlılar olduğu görülür.
İşte Kürt Özgürlük Hareketi ve Öcalan ile olan yakınlık ve ortaklıklar buna benzemektedir. Gerek ele alınan konular gerek bu günkü Türkiye'nin politik sorunlarına verilen cevaplar bakımından ortada bir yakınlık, bir ortaklık bir benzeşme bulunmasına rağmen, o görüşlerin konuyu ele alışları, kavramsal araçları, sonuçları vs. birbirine galaksiler, ya da balıklar ve memeliler kadar da uzaktırlar.
Örneğin Öcalan'ın savunmalarında da ifadesini bulan bütün çabası, bir bakıma, bir dile ve tarihe göre tanımlanmış bir ulusa ve ulusal harekete demokratik ve nispeten de eşitlikçi bir içerik vermek olarak tanımlanabilir.
Bizim bakış açımızdan ise ulusların tarihi yoktur, bizzat bu tarihi yaratma çabasının kendisi, bu tarih ne kadar demokratik içerikle doldurulmaya çalışılırsa çalışılsın, gericilik olmaktan çıkamaz ve gericilik içinde bir ilericiliktir.
Ya da Öcalan'ın devletsizlik, devletin aşılması olarak gördüğü, bizim bakış açımızdan bürokratik, militer, baskıcı bir devletin aşılması olabilir ancak ama devletin değil. Devlet ancak sınıfların ortadan kalktığı noktada sönmeye başlayabilir. Demokrasi demek devlet demektir. Devlet demokrasinin ötesinde, zorunluluklar aleminin ötesindeki özgürlükler aleminde yok olabilir. Öcalan ise Demokrasi ve devleti karşı karşıya koyarken, aslında bürokratik bir devletle demokratik bir devleti karşı karşıya koymakta ve demokratik bir devlete devletsizlik rütbesi vermektedir.
Öcalan da Marks'ı içinde taşıyarak eleştirdiğini ve aştığını, biz de aynı şeyi yaptığımızı söylüyoruz. Kitabın adı bile bunu ifade ediyor: "Marskizmin Marksist Eleştirisi".
Ama Öcalan'ı biraz okuyan onun Marksizm'in en temel kavramlarını bile bilmediğini ve Marksizm diye eleştirdiğinin Marksizm değil, belki Stalinizm veya pozitivizm olduğunu görebilir.
Ama onun tam da Marksizm diye ifade ederek yaptığı Stalinizm eleştirisi, devrimci demokrasiye bir dönüştür aynı zamanda. Yani bir bakıma Öcalan, Marksizmi eleştirip aştığını söylerken, Marksizm'in kaynağı olan Aydınlanmaya yaklaşmaktadır, onun demokratik ideallerine yaklaşmaktadır. Bu anlamda, Marksizm'e yaklaştığından bile söz edilebilir. Aydınlanma Marksizm'e Stalinizmden daha yakındır. Zaten Öcalan ile, somut politik sonuçlarda ortaya çıkan yakınlığın temelinde de bu bulunmaktadır.
Öcalan da aydınlanmanın eleştirisinden söz etmektedir biz de. Ama o aydınlanma derken anladığı Pozitivizmdir ve Pozitivizme eleştiriyi Aydınlanma eleştirisi olarak anlamakta ve sunmaktadır. Dolayısıyla Öcalan Aydınlanmayı veya Marks'ı eleştirip aştığın söylerken, kendisi hakkındaki kendi öznel yargılarının aksine, nesnel olarak, Aydınlanma'ya yaklaşmaktadır.
Ama bizim bir Marksist olarak Marksizm'e eleştirimiz tam da gerçek aydınlanmanın eleştirisidir ve Marksizmi ondan koparıştır.
Bu gibi anatomik uyuşmazlıklar ve zıtlıkları uzatmak mükkündür. Keşke vakti, enerjisi olan biri çıksa da bu analizi ve kıyaslamayı bütün alanlarda yapsa.
Ama Bütün bu nedenlerle, Öcalan'ın savunmaları, zımnen ve dolaylı olarak, Marksizm'in Marksist Eleştirisi'nin bir eleştirisi olarak; ya da tersinden, Marksizm'in Marksist Eleştirisi, Öcalan'ın ve Kürt Özgürlük Hareketinin teorik arka planının eleştirisi olarak okunabilir[6].
Ya da daha tarihsel bir perspektiften bakıldığında, bu kitaplardaki teorik yaklaşımlar ve onların sonuçları olan programlar, Devrimci Demokrasi ve Sosyalizmin bu günün dünyası, Orta Doğu'su ve Türkiyesi'nin sorunlarına, birbirine alternatif önerileri olarak görülebilir ve aslında onların tarihsel anlamı tam da budur.
*
Bir yeni paradigma ya da bir temel teori ya da hipotez, genellikle bilinen ve görünür ama var olan teori ve paradigmalar içinde açıklanamayan bazı olguları açıklayabilmek için ortaya koyulur.
Ama tutarlı ve açıklayıcı bir teori bir kere formüle edilip ortaya koyulduktan bir süre sonra, onun sadece eski açıklanamayan olayları açıklamakla kalmadığı, aynı zamanda bilinenleri de daha başka bir ışık altında görüp, aslında açıklandığı sanılanların da pek açıklanamadığını anlamayı sağlar.
Ama iyi bir teori bununla da kalmaz, o zamana kadar bilinmeyen, varlığı bile tasavvur edilemeyen olguların da var olabileceğini öngörme ve araştırmaları onlara doğru yöneltme olanağı sağlar.
Örneğin Görecelik Kuramları, ışık hızının sabitliği, Merkür'ün gün berisi hareketi gibi, bilinen, ama eski teorilerle açıklanamayan olguları açıklayabilmek için geliştirilmişti. Ama teori bir kere formüle edilince, bununla kalmamış, bildiğimizi sandığımız dünyayı başka bir ışık altında görmemize de yol açmıştı. Örneğin çekim kuvvetinin pekala uzay zamanın eğrilmesi olarak görülebileceği veya hareket ederken saatlerin yavaşladığı, cisimlerin kısaldığı gibi.
Ama mantık sonuçlarına gidince, bununla da kalmamış, o zamana kadar varlığı tasavvur bile edilemeyen, saçma ve olanaksız görülen, "kara delikler" gibi, "kurt delikleri" gibi olguların var olabileceğini de öngörmüş ve araştırmalara yön de vermişti.
Benzer şekilde, biz de elbette başlangıçta ulusun ne olduğu, dinin ne olduğu gibi, bütünüyle politik mücadelenin son derece acil sorunlarına bir cevap ararken, dinin tümüyle üstyapı ulusun da modern toplunun dininin gerici biçimi olduğu sonuçlarına ulaştık.
İşin doğrusu bu sonuçlara ulaştığımızda bunun çok önemli olduğunun bilincindeydik ama bu önermenin mantık sonuçlarının o zamana kadar bildiklerimiz ve bilmediklerimiz üzerine nasıl alt üst edici sonuçlara yol açacağının pek farkında değildik.
Şimdi bu mantık sonuçları üzerine düşündükçe, önermenin alt üst ediciliği ve iç tutarlılığı karşısında bizzat biz bile hayretler içinde kalıyoruz.
Dinin tümüyle üstyapı olduğu önermesi, öylesine devrimcidir, öylesine alt üst edicidir ve öylesine mükemmel bir sistem kurmaktadır ki, ortaya çıkan uyumlu sisteme biz bile hayranlıkla bakıyoruz ve hala onu tümüyle kavrayabilmiş olmaktan çok uzak olduğumuzu fark ediyoruz.
Öncelikle yapılması gerekenlerden biri, tıpkı bir matematik ve geometri problemi çözerce, bütün formüllerin bu yeni aksiom çerçevesinde yeniden düzenlenmesidir. Örneğin bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir aksiyomuna dayanan bir geometrinin yerine 180 dereceden büyük ya da küçüktür aksiyomuna dayanan bir geometri kurulduğunda, buna bağlı olarak bütün sonuçlarda değişmeler olur. O zaman iki nokta arasındaki en kısa mesafe artık bir doğru değil bir eğri olarak ortaya çıkar. Bütün bunlara bağlı olarak da somut problemlerin bütün çözümleri değişir.
Benzer şekilde, o güne kadar üzerine düşünme gereği bile görmediğimiz, artık klasikleşmiş her hangi bir kavramı alıp onun üzerine bu önermenin mantık sonuçları ışığında düşündüğümüzde ortaya o bildiğimiz sandıklarımızı bilmediğimiz ortaya çıkmaktadır. Örneğin "İnsan Nedir?" veya "Ekim Devrimi Sosyalist Bir Devrim miydi?" gibi yazılar, ya da Kıvılcımlı Sempozyumuna sunduğunuz "Yapı ve Özne" ile ilgili bildiri, bu mantık sonuçlarına götürüşün ilk örnek denemeleri olarak görülebilir.
Ama buna bağlı olarak, problemlerin çözümleri ve sonuçlar da değişmektedir. Bunların nasıl alt üst edici sonuçlar olduğunu sadece bir ikisini sıralayarak görmek mümkündür: Devrimleri sınıflar değil (Analitik kavramlar devrim yapamaz), cemaatler (ama modern toplumun cemaat dediği cematmler değil, sosyolojik olarak cemaatler. Cemaat toplumun somut var oluş biçimidir.) yapar. Devrimler bir dinden diğer dine geçişler ise, devrimleri partiler değil dinler ve sınıflar değil o dinden cemaatler yapar. Dinler tümüyle üstyapı olduğundan, bir devrim yapmak tümüyle bir üstyapı şekillendirmek olduğundan, program sadece siyasi ve ekonomik değil, farklı bir uygarlık ya da "topluluk" tanımlamak demektir.
İlk elde ulaşılan bu gibi sonuçların bile bu günkü bütün sosyalist terminoloji ve kavramları yeni baştan tanımladığı ve alt üst ettiği hemen görülebilir. Herhangi bir sosyalist yayın organında görülebilecek, "sınıfın" politikalarından, "parti" kurmanın koşullarından veya nasıl kurulacağından, programın hangi "politik ve ekonomik" talepleri içereceğinden söz eden yaygın paradigmalar ile yukarıdaki önermelerde ifadesini bulan paradigmaların farkı açıktır. Sosyalist mücadelenin en temel kavramları olan sınıf, parti ve program gibi kavramların hepsinin terki ya da daha doğrusu yeni bir ışık altında görülmesi gerekmektedir.
*
Bu sadece tadımlık bir örnektir. Her alanda bunlar yapılmalıdır ve her alanda benzer şekilde alt üst edici sonuçlar çıkmaktadır.
Örneğin, dinin bir inanç veya üstyapının bir ögesi değil bizzat üstyapı olduğu önermesi doğruysa, bu aynı zamanda bu önermenin bizzat kendisinin yeni bir dinin temel önermesi olduğu anlamına gelir.
Yani, dinin bir inanç olduğu önermesinin aydınlanma dininin temel önermesi olması gibi, dinin bir inanç değil tümüyle üstyapı olduğu önermesi de (dolayısıyla dinin inanç olduğu önermesinin aydınlanma dininin bir önermesi olduğu önermesinin) aydınlanmanın anti tezi olan dinin, sosyalizmin bir önermesi olduğu ortaya çıkar.
Bu, aynı zamanda marksizmin çok unutulmuş olan sistem karakterinin korunması ve genişletilmesidir. Ya da son yılların moda sözleriyle bir "büyük anlatı"nın ta kendisidir, hem de bütün büyük anlatıları ve kendisini de kapsayan bir "büyük anlatı".
Sistem karakteri taşıyan görüşler, bizzat kendi varoluşlarını ve ne olduklarını da açıklayan görüşlerdir. Marksizm'in bu sistem karakteri çoğu kez unutulmuştur ve onun anlaşılmamasının ardında biraz da bu unutulmuşluk bulunmaktadır.
Örneğin sınıflı toplumlarda politik mücadelelerin aslında bir sınıf mücadelesi olduğu önermesi bir sistem karakterindedir. Sadece sınıf mücadelesini açıklamaz kendisinin de bir sınıf mücadelesi olduğunu açıklar.
Sınıf mücadelesinin olmadığını söylemenin kendisi bir sınıf mücadelesidir ve sınıf mücadelesinin varlığının fiili bir kanıtını oluşturur. Ama sınıf mücadelesinin olduğunu söylemek de bir sınıf mücadelesidir ve bu önerme de aynı zamanda kendisini doğrular ve kendisinin fiili kanıtını oluşturur.
Marks "gerçek devrimcidir" diyordu. Gerçek devrimci olduğu için ve gerçeği açıklayan toplumsal önermeler aynı zamanda politik olarak devrimci oldukları için, ya da devrimci oldukları ölçüde gerçeği açıklamak zorunda olduklarından, devrimci öğretiler kendilerini de açıklayan bir sistem karakteri kazanırlar.
Her ikisi de sınıf mücadelesinin bir görünümü olan, sınıf mücadelesinin varlığın inkar etmek ile kabul etmek arasında çok temel bir fark vardır. Biri gerçekliğin doğru bir ifadesine diğeri çarpıtılmasına dayanmaktadır. Ve tam da bu nedenle gerçekliği çarpıtan, çarpıtırken kendi zıddını doğrular. Bu nedenle sistem karakteri aynı zamanda bir teorinin doğruluğunun ve devrimciliğinin bir ölçüsüdür.
Dinin tümüyle toplumun üstyapısı olduğu önermesi ile, dinin bir inanç (veya üstyapının bir ögesi) olduğu önermeleri de tıpkı sınıf mücadelesinin varlığı ve inkarının ilişkisi gibi bir ilişki içindedirler.
Dinin bir inanç olduğu şeklindeki modern toplumun dininin önermesi,  tıpkı sınıf mücadelesinin olmadığını savunmak gibi, gerçekliğin çarpıtılmasına dayanır.
Ama nasıl sınıf mücadelesinin inkarı bizzat sınıf mücadelesinin bir görünümü ve varlığının kanıtıysa, dinin bir inanç olduğu önermesi de bizzat başka bir dindir ve dinin tümüyle üstyapı olduğu önermesini doğrular ve onun kanıtını oluşturur.
Ama nasıl sınıf mücadelesinin varlığını söylemek gerçekliği, onun yasalarını yansıtırsa, dinin inanç değil tümüyle üstyapı olduğunu söylemek de gerçekliği ve onun yasalarını yansıtır. Devrimciliği ve sistem karakteri ayrılmaz biçimde birbirine bağlıdır. Dolayısıyla toplumun yasalarını bilince çıkarıp ona itaat eder. Ama tam da böyle olduğu içindir ki, toplumsal yaşamı kör kuvvetlerin elinden alıp bilinçlice şekillendirme olanağı yaratır.
Yani dinin üstyapının tümü olduğu önermesi, dolayısıyla dinsiz toplum olamayacağı önermesini, dolayısıyla bizzat kendisinin de yeni bir dinin önermesi olduğunu zımnen ifade etmiş olur. Ama aynı zamanda bu din bütün öteki dinlerden, dinlerin ve kendisinin ne olduğunun doğru gerçeğe uygun bir tanımıyla ayrılır.
Sınıf mücadelesini sınıf mücadelesini bilmeden veya inkar ederek yapmak ile bunun bilincinde olarak yapmak arasındaki fark gibidir bu fark.
 O halde, Marksizm veya diyalektik sosyoloji şöyle de tarif edilebilir: Marksizm dinin ne olduğunu ve kendisini de din olduğunu bilen bir dindir.
Şimdi bu önerme, aydınlanma dininin din ve bilim karşıtlıklarına dayanan ve tam da buralara dayandığı için kendisini bir zamanlar kendisini "bilimsel sosyalizm" diye tanımlayan klasik Marksizm'in önermeleriyle bir arada düşünüldüğünde, dinin tümüyle üstyapı olduğu önermesinin bilinen her şeyde yaptığı alt üslük daha somut olarak görülebilir.
*
Kendine bilimsel sosyalizm de diyen Marksizm sadece aydınlanma dininin din tanımını almamıştı, o dinin bilim tanımını da almıştı. Ve bu bilim tanımına ve anlayışına dayanarak kendini bir bilim olarak tanımlıyordu. Böyle yaparken de henüz o dinden ayrı bir din olmayı başaramadığını, o dinin içinde bir muhalif tarikatten (partiden) daha öteye gidemeyeceğini de aslında zımnen ifade etmiş oluyordu.
Bilmek, bilgi ve bilim de üstyapının dışında olamayacağından ve de üstyapı da somutta her zaman bir din olduğundan, dinsel kavramlardır. Dinin ve bilimin birbirine zıt olduğu anlayışı da aydınlanma dininin bir amentüsüdür.
Sosyolojik olarak, ya da aydınlanmadan bağımsızlaşıp ayrı bir din olmuş Marksizme göre, her dinin kendi bilgisi ve bilimi vardır. Ama her dinin kendisinin bir bilgisi ve bilimi olduğu da bu dinin, kendisinin bir önermesidir.
Dolayısıyla bu din, her dinin kendi bilgisini ve bilimini onun kendi mantığı içinde anlayabilir. Böylece bilim ve bilgi kavramı da alt üst olur. Bizlerin şimdiye kadar din ve inançla zıtlık içinde formüle edilmiş bilgi ve bilim kavramının da tıpkı din gibi modern toplumun dininin bilim ve bilgi kavramları olduğu ortaya çıkar.
Yani dinin ve bilimin, inancın ve bilimin ayrılması ve zıtlığının bizzat kendisi de modern toplumun dininin aksiyomları, bilim ve bilgi tanımlarıdır. Ve gerçekliği en azından dinin bir inanç olduğunu söylerken dinin ne olduğunu çarpıttıkları gibi çarpıtırlar. Yani bilimin dinin dışında ona zıt ve ondan ayrı olduğunu söylemenin kendisi de modern toplumun dininin önermesidir. Ve de bu önerme tıpkı din bir inançtır derken dinin sosyolojik bir tanımını değil, hukuki veya ideolojik bir tanımını yaptığı gibi, bilim inancın zıttıdır derken de bilimin değil, bilim olabilmenin hukuki veya ideolojik bir tanımını yapmış olur.
Ama bu gerçeği ifade eden önerme, yani bilimin de bilginin de dinsel olduğu önermesi, hem kendisinin de dinsel olduğunu, yani belli üretim ilişkileri üzerinde yükselen toplumsal ileşkilerin içinde yer aldığını, bütün dinlerdeki bilgi ve bilimlerin de, ancak o üretim ilişkileri bağlamında anlaşılacak bilimler ve bilgiler olduğunu, hem de dinsel denen, mitolojik denen bilgilerin de en azından modern toplumun bilimsel dediği bilgiler kadar bilimsel olduğunu söylemiş olur.
Ama o zaman bütün mitolojileri, peygamberler tarihlerini, aydınlanmanın tarihlerini, yani bütün dinlerin yazdıkları ve anlattıkları tarihleri başka dinlerin bilim ve tarih kavramları olarak okumak ve yeniden yorumlamak gerekmektedir. Ama bu işin kendisi de yine bizzat bir başka dinin tarihi ve bilimi olur.
Görüldüğü gibi ortaya devasa, muazzam görevler çıkmaktadır. Ve bu görevlerin kendisi bizzat yeni bir dinin şekillenmesinden başka bir şey değildir.
Bizim yaptığımız bunun için sadece küçük bir başlangıç oldu. Bütün bu muazzam görevlerin yapılabilmesi ise bir çok kuşağa yayılan kollektif bir çabanın ürünü olabilir.
Yapılması gereken, biraz, antik çağda Yunan düşünürlerinin – ki bunlara bu günkü bakışımız açısından peygamberler veya hanifler demek daha doğru görünüyor- soyut Allah'a (Tanrı) dayanan bir dinin kuşaklar boyu süren hazırlayıcıları olmaları gibidir. Thales'in suyundan, Platon'un Demiurgos'una bu din, o somut Yunan tanrılarının dünyasının kabuğu içinde adım adım geliştirildi. (Benzerini bir bakıma Hristiyanlığın dünyasında aydınlanma filozofları da yaptı.) Bu birikim olmasaydı, Yahudiler içinde küçük bir mezhep, parti olan Hıristiyanlık, evrensel bir din olarak ortaya çıkamazdı.
Bizlere düşen de benzer bir görev bir bakıma.
*
Her din geleceği geçmişte kurar. Tarihin nasıl anlatılıdığı ve anlaşıldığı belirler geleceğin ve topluluğun nasıl ve neye göre şekilleneceğini.
Son yıllarda ulusçuluk üzerine araştırmalar, bir dile, bir dine dayanan ulusların geleneği nasıl inşa ettiklerini, tarihi nasıl yeni baştan yarattıklarını zengin örneklerle sundu ve sunmaya devam ediyor.
Ama sadece ulus ve ulusçuluk, yani modern toplumun dininin gerici biçimi değildir bunu yapan, bütün dinler bunu yaparlar. Modern toplumun dininin devrimci dönemi de aslında modern toplumu kurmadan önce ve kurabilmek için kendi tarihini yazmıştı ve bu tarih de şu gerici ulusçuların tarihlerinden daha az değiştirmiyordu tarihi. Ama ondan önce İslam, Hıristiyanlık, Musevilik gibi semitik dinler de Akdenizin çok tanrılı dinlerinin tarihi (Mitoloji) karşısında kendi tarihlerini yazmışlardı. Ama mitolojiler de daha önceki tarihler karşısında yeni tarih yazımlarıydı. Ve bu böyle gidiyordu. Ta ilk dinin ortaya çıktığı noktaya kadar. Din demek her şeyden önce bir tarih demektir. Ya da şöyle de formüle edilebilir bu önerme: Din Üstyapı olduğundan, üstyapı olmadan bir toplum da olamayacağından, toplum tarihle birlikte doğmuştur. Yani toplumun ortaya çıkışından önce bir tarih yoktur[7].
Ama bu önermenin kendisi de başka bir dinin tarihi anlatışıdır. Ve bu tarih henüz yazılmamıştır ve yazılmayı bekliyor. Yani dinlerin tarihi hasıl anlattıklarının tarihlerini yazdığımızda aslında yeni bir dinin tarihini yazmış, dolayısıyla yeni bir dini somutlamış, yeni bir topluluk tanımı yapmış ve geleceği ve bu günü şekillendirmeye başlamış olacağız. Bu modern toplumun dininin, hatta onun en gerici biçiminin içinde yaşayan yeni bir dinin müjdecileri veya hanifleri olarak.
Dinin toplumun tümüyle üstyapısı olduğu önermesini tüm mantık sonuçlarına götürerek tüm dinleri ve tarihi yeni baştan yazmadan geleceği ve geleceğin topluluğunu şekillendirmek mümkün görülmüyor.
Biz bunun yapılabilmesi için küçük bir taş koyduk, bir iki duvarcı sicimi çektik. Hepsi o kadar. Ne kültürel birikimimiz, ne fiziki olarak gücümüz ve zamanımız, ne doğup büyüdüğümüz çağın sınırlamaları bundan ötesine gitmeye el vermiyor. Her bakımdan aşılmaz sınırlar duruyor karşımızda.
Ama bizim için sınır olanlar yeni kuşaklardan nöbeti devrelecekler için tükenmez olanaklar sunmaktadır.
Bu gün dünya her zamankinden daha bir tek dünya oldu. Tıpkı bir zamanlar kıvrak ve dinamik Akdeniz ticaretinin Yunan düşünürlerinde kavramsal ve soyut düşünceye ve yeni bir dinin temellerini atmaya olanak sağlaması gibi, maddi koşullar tarihin hiçbir döneminde olmadığı ölçüde bir tek insanlık dinini (topluluğunu) sadece bir olanak değil bir zorunluluk olarak ortaya çıkarmış bulunuyor.
2009 yılı, dünya çapında, bütün krizlerin anası en büyük kriz içinde başladı. Bu krizin global bir kriz olduğu ve ulusal devletlerce çözülemeyeceği bütün tecrübeli burjuva devlet adamları veya ekonomistleri tarafından bile ifade ediliyor. Kriz aynı zamanda neredeyse fiilen devletleştirilmemiş banka ve büyük şirket bırakmadı ve bunlar devletleştirilmediğinde bile, verilen kurtarma kredilerinin koşulu olarak sıkı kontrol altına alınıyor. Dokunulmaz özel mülkiyet artık dokunulur olmuş bulunuyor.
Yani ulusal sınırlar ve özel mülkiyet gibi modern toplumun en temel direkleri fiilen iflasını ilan etmiş bulunuyor. Yani yeni bir din için, bir topluluk için, bir tek dünya ya da insanlık cemaatı için altyapı hazır. Sorun: Üstyapının (dinin) buna uygun ve hazır olmasında.
Tüm dünya artık televizyon, internet ve seyahat ve göçler aracılığıyla aslında artık bir tek "kültür" içinde yaşıyor.
Arkeoloji, Antropoloji, biyoloji, linguistik gibi bilimlerin ortaya çıkardığı muazzam bir bilgi yığını ortada işlenmeyi bekliyor.
En büyük eksik bu olağanüstü uygun koşullarda hazır malzemeyi işleyecek ve yeni bir toplumu oluşturmanın temel koşulu olan yeni bir tarihi yazacak, bu yöntemi özümlemiş insanlar.
Bu henüz yok ortalıkta.
"Geçmiş kuşakların geleneği yaşayanların üzerine bir kabus gibi çöktüğü" için. (Marks)
 
Demir Küçükaydın
Hamburg
27 Ocak 2009 Salı
 
 
 
 


[1] Demir Küçükaydın, Marksizmin Marksist Eleştirisi, Versus Kitap, Nisan 2007, Sayfa: 95.
[2] Normal ticari hukukta bile bir anlaşmayı bozanın, en azından, diğer tarafın bu bozuşun sonuçlarından doğan zararlarını karşılaması istenir ve hatta keyfi bozmaları engellemek için ağır müeyyideler getirilir.
Biz insanların sözüne güvenerek her hangi bir resmi anlaşma yapmamıştık ve yapsaydık bile burjuva toplumunun mahkemelerine başvurmayı zül kabul eden bir gelenekten geliyorduk. Tek yapabileceğimiz bunu yapanları kamuyonunun vicdanına terk etmekti.
[3] Köxüz sitesinde arkadas2 imzasıyla yayınlanan "Demir Küçükaydın tarihsel Maddeciliği Altüst Ediyor" başlıklı eleştiri ise, hem Marksizmi hiçbilmemenin, hem okuduğunu anlamamanın, hem kategorileri karıştırmanın, yani alfabetik düzeyde mantık hataları yapmanın tipik bir örneğini sunuyor.
[4] "Ortadoğu İçin Demokrasi Manifestosu" adlı metin, daha önce "Büyük Ortadoğu Projesi ve Sosyalist Strateji" adlı kitabın içinde, Eylül 2005'te, Demir Küçükaydın'ın bildirisinin bir parçası olarak yayınlanmıştı. Kitap Hamburg'ta yapılan bir sempozyuma sunulan bildirilerden oluşuyordu. Bildiri sunanlar: Haluk Gerger, Ertuğrul Kürkçü, Ragıp Zarakolu ve Demir Küçükaydın'dı. Yani aynı kitapta bildirisi yayınlanan Haluk Gerger aynı zamanda sözkonusu Sempozyumun, Marksizmin Güncelliği başlıklı birinci oturumunun tartışmacısıdır da. Zaten aynı zamanda Köxüz sitesinin bir yazarıydı da. Yani bilmemeden, duymamadan dolayı bir suskunluk söz konusu değildir.
[5] Ayrıca Öcalan'ın bu özellilğinin, Orta doğu'daki binlerce yıllık Neolitik devrimden beeri gelen gelenekler, bu geleneklerin Peygamberlerde yaşamış ve sürmüş izlerinin yanı sıra, Stalinizm dışı Marksist zındık dip akıntılarından biri olan Hikmet Kıvılcımlı'dan geldiğini düşünüyorum. Öcalan gençliğinde Ankara Cezaevinde yatarken, Hikmet Kıvılcımlı'yı su içer gibi okuduğunu bir çok kanaldan biliyorum. Kıvılcımlı ve Öcalan'ı okuyan herkes bu etkinin çok açık olduğunu görmektedir.
[6] Elbette bu kitabın Öcalan'ın eline ulaşması için de bir çok girişimlerde bulunduk. Birkaç kere Avukatlarına Öcalan'a iletilmesi için verdik. Ama eline ulaştığını sanmıyoruz. Ulaşsaydı susuşla karşılaşmaz ve muhakkak bir yankısı görülürdü "Görüşme Notları"nda. Avukatlar mı vermedi yoksa İdare mi vermedi bilemeyiz. Ama Öcalan'ın eline bu kitap ulaşsaydı bunun çok ilginç ve önemli sonuçları olabileceğini de bir olasılık olarak not edelim. Öcalan (ve dolayısıyla Kürt özgürlük hareketi) boğuştuğu bir çok sorunu kolayca aşabilirdi.
[7] Bu sonuç biraz evrenin büyük patlama ile ortaya çıktığında zaman ve uzayın da onunla birlikte ortaya çıktığı, ondan öncesinin olmadığı şeklindeki önermeyi andırmaktadır. Bu andırış muhtemelen rastlantısal da değildir.

 

tebrikler

Sitenizdeki haberler gercekten cok kaliteli başarilar diliyorum.

chat
chat