İçerik yayını

İçerik yayınları

Kullanıcı girişi

CAPTCHA
Diese Frage dient dazu festzustellen, ob Sie ein Mensch sind und um automatisierte SPAM-Beiträge zu verhindern.
3 + 0 =
Solve this simple math problem and enter the result. E.g. for 1+3, enter 4.

İsmet Demir, YİS ve Yapı İşçileri Üzerine Yazılar

16 Mart, yeni kuşaklarca artık pek bilinmeyen işçi önderi ve Yapı İşçileri Sendikası (YİS) başkanı İsmet Demir'in otuzuncu ölüm yıldönümü.

Bu derlemede İsmet Demir hakkında daha önce yazdığımız iki yazı yer alıyor. Üçüncü bir yazı daha vardı ama bizde olmadığından onu koyamıyoruz.

İsmet Demir'in Kendi Kaleminden Kısaca Hayatı

•Anılar

İsmet Demir, Önde arkası dönük olan1925 yılında Eskişehir-Ankara demiryolu üzerinde Biçer İstasyonu’nda dünyaya gelmişim. Babam, Devlet Demir Yolları’nda amele olarak çalışıyordu. Sonunda, Demiryolu Bekçiliği, Çavuşluğu yaptı ve öldü. Babamdan bana kalan 3 anıyı yazmadan geçemeyeceğim.
1- Biçer İstasyonundaki araziler çiftlik sahiplerinin. Bunlardan biri bir gün hastalandı. Köyün hocası her gün sabahları bu ağanın evine gider, yasin okurdu.
Babam her sabah erken kalkar. Yolda giden Hocaya sinirlenir: “hoca, sen hu adam ölsün de yeni urbaları alayım, diye gidiyorsun. Amma bu adam çok insan hakkı yedi, kolay kolay ölmez. Korkarım gelip giderken sen öleceksin!” diye takılırdı.
2- Biçer İstasyonu ufak bir çiftlik olduğu için bir kahvesi vardı. Bu kahve ağalara aitti. Bir gün babamlar kahvede kağıt oyunu oynarlarken ağa gelir ve kahveciyi çağırır. Herkesin duyabileceği bir şekilde bağırarak, “Bu kağıt oyunu amelenin eline düştü artık, bize bu kahvede kağıt oynamak haram oldu” diye söylenir.
Bunu duyan babam çok üzüldü, sabaha kadar uyuyamadı. “Biz cephede dövüşürken bu adamlar askerden kaçıp buradaki arazileri fakir fukaranın elinden zorla alıp zaptetmişler. Şimdi adam olup bize hakaret ediyorlar” diye dert yandı ve bu olaydan sonra kahveye bir daha hiç gitmedi.

İsmet demir, Başi Arkadan Görülen

3- Hayatımda ilk defa işe gitmiş ve para kazanmıştım. Babam işten gelmiş, ağaçların altında arkadaşları ile birlikte içki içiyorlardı. Ben sevinerek yanına vardım ve kazandığım paraları verdim. “Oo, benim oğlum para kazanmış, bütün içkiler benden” dedi ve kazandığım parayı içkiye verdi.
O zaman fena halde bozuldum. Bunu fark eden babam dedi ki: “Ne bozuluyorsun oğlum? Ben seni senelerdir besliyorum, senin harcadığın paralar için bozulmuyorum da, senin paranı bir defa harcadık diye hemen bozuluyorsun!..”
Bu olayda babam haklı idi, fakat benim bunu görecek kadar tecrübem yoktu. Durumu şimdi değerlendirebiliyorum.
Babam Selimiye isyanlarına karışmış, Arnavutluğa sürgün gitmiş; oradaki isyana karışmış, Arabistan’a sürgün gitmiş… Balkan Harbine, İstiklâl Savaşlarına katılmış ve bir sürü yara almış çok tecrübeli bir kişi idi.

 

Annem tam Anadolu kadını… Babama yardım olsun diye evde koyun ve hayvan besler, onlara bakar, babama yardım ederdi. Çok çilekeş bir kadın, bütün ömrü çalışmakla geçti gitti.
Bunları yazmamdaki maksat: Anne ve babamın tutumlarının bana bütün ömrümde örnek olduğunu belirtmek içindir. Bütün bunlara rağmen anne ve babamın arzu ettiği insan olamadım.
Babamın sağlığında ortaokul 1. sınıfa kadar okudum, fakat başarılı bir talebe olamadım. Askere gittim. Askerlik dönüşü kendime iş aradım ve bir Topografın yanında iş buldum. Ondan çok şeyler öğrendim. Onunla birlikte Türkiye’nin ziraat sahalarını gezdim ve 12.500 mikyastı haritalarını yaptık.
Bu çalışma devresinin önemli anılarını sıralayayım:

1- Topograf (Ferit Koper) Türkiye Şeker Fabrikalarında görev aldı. Beni de birlikte götürdü. Söylediğim 12.500 mikyastı haritaları Türkiye Şeker Fabrikaları için yapmıştık.
O zaman vasıta yok, yaylı dediğimiz arabalar var. Onunla her tarafa birlikte gidemiyoruz. Çünkü atların yiyeceği yem büyük sorun oluyordu. Bu nedenle bütün köylere yaya gidiyor, akşamları köylerde kalıyorduk. Böylece haritaları yapıyorduk.
Bu çalışmalarımıza Ziraat Mühendisleri de katılıyordu. Köylülere: nasıl tarla sürüleceğini, nasıl ikileme yapılıp pancar ekileceğini anlatıyor, birlikte getirdiğimiz çayı, şekeri, çocuk ayakkabılarını, fistanları dağıtıyor, pancar ekiminin önemini anlatmaya çalışıyorduk. Fakat köylüler, ana ve babasından gördüğü gelenek ve göreneklere göre tarlasını sürüyor, tabii bu sürüm işi iyi olmadığı için netice alınmıyordu. Köylüler bir türlü yeni sürüm işini kabul edemiyorlardı.
Bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim. Ziraat Müdürü ile köylere gitmiştik. Köylüler tarlayı yeni sürmüşler, fakat yapılan sürüm pancar ekimine elverişli değil. Büyük tezekler halinde tarla… Köylüler Ziraat Müdürü’nün arabasını uzaktan tanıyorlar. Köylünün biri elinde kürek büyük tezekleri kırmaya başlıyor. Diğer bir köylü de büyük tezekleri arabaya yüklemeye başlıyor. Netice: Köylülerin yanına Müdürle birlikte geldik, Müdür köylüye sordu: “Tarlanın toprağını nereye götüreceksin böyle, arabaya dolduruyorsun?” Köylü korkudan bir şey söylemedi. Müdür arabaya yüklenen toprağı boşalttırdı ve tarlayı yeniden tırmıklattı. Tarla ekilebilir hale geldi. Şimdi o köylülerin hepsi şehirde apartman sahibi oldular.
Bu olay beni çok düşündürdü. Demek insan örf ve adetinin dışında birtakım yenilikleri kolay kolay kabul edemiyor. Büyük çıkarları söz konusu olsa dahi…
2- Çalışmaya başlamadan önce çok dar bir dünya görüşüne sahiptim. Bir kişi ile konuşsam utançtan yüzüm gözüm kızarırdı. Bu nedenle bir aşağılık kompleksi içinde idim.
Bir gün şehir içindeki birtakım arazileri ölçmeye çalışıyordum. Kılık kıyafeti yerinde bir zat yanıma yaklaştı ve “Bu araziyi ölçemezsin” dedi. “Ben bu memlekette valilik yaptım” diye kendini tanıttı. Bu arazi ölçme işleminin kendisi ile bir ilişkisi olmadığını anlattım. Fakat adam direniyor, “Bu araziyi ölçtürmem” diyordu.
Adamın gereksiz yere direnmesi bende bazı çağrışımlar yaptı. Tarlasını sürmesini bilmeyen köylü ile okumuş bu adam arasında cahillik bakımından hiç fark yoktu. Ben ise bu tip adamları daima gözümde büyütür dururdum. Çünkü beni bu yolda uyaran olmamıştı. Artık utanmanın benim için yeri olmadığı, rasgele kişilerin benden daha bilgili olmadığı kanaatine vardım.

Bu olay üzerine, “Devlet dairelerine bu tip insanlar nasıl gelebiliyor, üst mevkilerde nasıl yer alabiliyor?” diye uzun uzun düşünmeye başladım. Fakat o günkü tecrübelerime göre bir türlü değerlendirme İmkânı bulamadım. Bu olayın nedenlerini çözme imkânını ancak daha sonra bulabildim. Bu adamlar finans-kapitalin uşakları imiş. Kültürlü olmalarına gerek yok, sıkı sıkıya bağlı olmaları yeterli imiş.
3- Çalışmalar ilerledikçe ve insanlarla çeşitli temaslar kurdukça insan tecrübe sahibi oluyor ve her geçen gün yeni şeyler öğrendikçe okuma ihtiyacını duyuyor. Bu nedenle içimde okumaya karşı bir sevgi uyanmaya başladı. Okuyacaktım, fakat neyi? Bir türlü bilemiyor, okumaya başlayamıyordum.
Konya civarında çalışmak için görev verilmişti. İşe başlamak üzere Konya’ya gittim. İşte o an Konya’da Mevlâna’nın Türbesini ziyaret ettim. Yazılmış birçok eseri olduğunu söylediler. Bende bunu incelemek için “Mesnevî” kitabını aldım ve ondan sonra Mevlâna ile ilgili bütün kitapları okudum. Mevlâna gerçekten zamanının ilmini bilen kişi, eserleri insan uyarıcı. Benim de uyanmama neden oldu. Her zaman saygı ile anarım. İnsan âlemi bu sebepten kendisini anmaktadır.
4- Trakya bölgesine görev verildi. Bu görevler benim her geçen gün uyanmama sebep oldu. Trakya’da her köy, İç Anadolu köylerinin aksine, uyanık… Arazi kıymetli… Çeşitli lisanla konuşmalar yapılıyor. İlk zamanlar ben bu durumu çok yadırgadım. Fakat insanları tanıdıkça yanlış düşündüğümü anladım. Trakya köylüsünün İç Anadolu’ya göre çok uyanık olmasının nedeni Avrupa ile ilişkili.

Trakya’da çalıştığım müddetçe en önemli bir olayı anlatayım. Edirne’de Bulgaristan hudutlarında Arpalı karakolu civarında çalışıyorduk. Birden etrafımızı köylüler çevirdiler. Bizi alıp köye getirdiler. Edirne’ye telefon ettiler: “Bulgar hududunda casus yakaladık, gelin alın” diye. Oradan: “Arpalı karakoluna teslim edin, onlar bize getirirler” diye emir verildi.
Bizi köyden tekrar Arpalı karakoluna götürdüler, askerlere teslim ettiler. Askerlerin başında bir kumandan yok. Derdimizi anlatamıyoruz. Askerler bizim ısrarımız üzerine Edirne’ye tekrar telefon açtılar. Verilen emir şu oldu: “Ellerini bağlayın, Tunca nehrine yaklaştırmadan buraya alın gelin!..”

Yapılacak iş yoktu. Ellerimiz bağlı olarak Edirne’ye yaya yola çıktık. Nihayet Yanık Kışla’ya geldik. Bizi bir üsteğmene çıkardılar. Üsteğmen, birtakım yerlerle konuştuktan sonra, “Bizim sizinle ilgimiz yok, Edirne’ye gideceksiniz” dedi. Bir araba ile gitmek istedik, müsaade etmediler.
Ellerimiz bağlı Edirne sokaklarında gidiyoruz. Halk, “Bulgar casusları yakalanmış” diye, bize durmadan küfürler ediyor. Neticede Birinci Şube’ye geldik. Nezarete aldılar. İlk gün sorgu yapıldı. Nezarete geri götürdüler. Aradan bir hafta geçti, arayan soran yok. Biz başladık ileri geri söylenmeye. Bu sefer iki memur geldi. Bizi güzelce bir dövdüler ve söylenirsek daha kötü döveceklerini söyleyip gittiler. Tam bir ay nezarette yattık. Sonra “çıkın!” dediler.
Bizde hal kalmamıştı. Nezaretteki farelerden uyumak imkânı yoktu. En küçüğü bir kedi yavrusu kadar vardılar. Perişan bir halde bir otele yerleştik ve ilgili makamlara durumu duyurduk. Fakat neticede olan bize olmuştu.

Bu olay beni çok üzmüştü. İlk defa böyle bir olayla karşı karşıya gelmiştik. Derdimizi anlatacak bir yer olmaması çok düşündürücü idi. Elimizde Genelkurmaydan çalışma İznini gösterir bir belgenin olmasına rağmen bu hale düşmemiz bana çok dokundu. Şimdi ise çok normal karşılıyorum. Çünkü sebeplerini öğrenmiş oldum.
Buraya kadar gezdiğim köylerin örf-âdet ve geleneklerinden gözüme çarpanları anlatayım.
Trakya köylerinde genellikle bir bekçi vardır. Köye misafir geldi mi, onları alır, köy odasına veya hali vakti yerinde olup da oda sahibi evlere götürür. Misafir ederler. Bu köylerin dışında Bekçi teşkilâtı var, fakat böyle bir usul yok. O zaman köyde hem aç kalır, hem de yatacak yer bulamazdık. Köy şoselere yakın ise kaza merkezlerine gider, sokak döverdik. Uzakta ise, sabaha kadar açıkta kalırdık.

İç Anadolu köylerine gelince, durum tamamen değişik. Çok az yerde Köy Bekçileri gelen misafirleri karşılar, onlara yatacak ve yiyecek şey ikram ederdi. Genellikle köy ihtiyarları gelen misafirleri karşılar, köy odasına götürür veya hali vakti düzgün olanların odaları varsa oraya yerleştirirdi. Misafirlere gereken ilgiyi gösterirlerdi.
Söğüt civarında bir köy ilgimi çekti. Akşam köye geldiğimizde bizi misafir odasına aldılar. Yemek vakti geldi. Bütün köy odaya yemek gönderdi. Ve arkasından da hane sahipleri geldiler, oturup birlikte yemek yedik. Bu âdete başka hiç bir yerde rastlamadım. Hatırıma gelmişken yazdım.

Buraya kadar, sonuç: şunu itiraf etmek zorundayım. 30 yaşına geldim, hiç bir şey bilmiyorum.
Bugünden sonra öğrendiklerim beni gerçek hayata kavuşturdu. Bu bakımdan şimdiye kadar öğrendiklerimin tamamını kafamdan silip atmak gerekti. Ve bunu yaptım. Fakat çok zor olduğunu da söylemek zorundayım. Şimdiye kadar değer yargıları olan birtakım inançları silip atmak ve yeniden işe başlamak oldukça zor fakat zevkli.
Zorluğu şuradan geliyor. Yeni öğrendiğim bilgiler üstünde pratik bir çalışma olmadığından, yanlış iş yaptığım kanısına insan elinde olmayarak kapılıyor ve eski inançtan koparken insanın içi burkuluyor, tüyleri diken diken oluyor. Fakat atılan adım sağlam olunca bu düşünce yargısının ne kadar saçma olduğunu insan öğrenmiş oluyor ve ileriye daha emin adımlarla ilerliyor.

30 yıl sürece içimde bir his beni, bir boşluk olduğunu ve bunun doldurulması gerektiğini dürttü durdu.
Bu dürtünün gerekçesi ortaya çıktı. İnsan kendi kişiliğine kavuştukça, toplum içinde yerini aldıkça, çalışma zevkine daha çok inanıyor. İnandıkça da bütün zorlukları yok ederek ileri bir adım atıyor.
Daha önceleri sol lâfını duymuştuk. Fakat ne demek olduğunu bilmiyorduk, öğrendik ki, sol demek, insanın kendisi ve kişiliğe kavuşması demekmiş. Bunu öğrenmeni istemeyen bir sürü kuvvetler var. Fakat insan bunları yok eder. Kendi kişiliğine kavuşur.
Günlerce kafamı meşgul eden düşünceyi artık çözmüştüm. Bundan sonra yeni bir yol çizmem gerekiyordu. Onu yaptım. Bu olaya başlarken de, daha önce öğrendiğim bütün değer yargılarını, maddi manevî ne varsa silkip attım. Yeni bir dünyaya başladım.

Örneğin:
— Daha önce arkadaşlık kurduğum kişilerden ve bulundukları muhitlerden uzaklaştım.
— Devlet dairelerinde iyi bir maaşla çalışıyordum. Ayrıldım. Kendimi işsizliğin pençesine attım.
Bütün bunlar bir anda verilen karar değil, öğrendiğim düşünce sonunda vardığım karar idi. Bu kararda beni en çok zorlayan bir olay vardı. O da evli olmam. 4 çocuk vardı. Bu işe de onları yok sayarak harekete geçmem gerekiyordu. Ve öyle de yaptım.
Bu hususta beni çok suçlayan olacaktır. Fakat ben kendimi, bir ailenin değil, toplumun ferdi olarak kabul ettiğimden, bund

an sonra yapacağım mücadeleyi de bireylere değil topluma hediye etmek amacında idim. Ve öyle de yaptım.
Çocuklarımla olan ilişkim kesilmedi. Fakat gerektiği kadar ilgi gösteremedim. Şimdi onlar okudular, yeni yeni şeyler öğreniyorlar. Ve yaptığımız mücadelenin kutsallığına inanmışlardır.
Bu durum beni çok mutlu etti. En zor iş böylece çözüme kavuştu. Yalnız bu işte beni anlamayan bir tek kişi kaldı, o da ailem. Ona da hak veriyorum. Cefakâr bir kadın… Çocukların büyümesinde büyük rolü oldu.
Eski hikâyeyi burada kapatıyorum. Yaşamımın 2’nci kısmına geçeceğim.

İsveç, 24–2–1978

 

Kaynak: İsmet Demir
GREVLER ve DİRENİŞLER ÜZERİNE ANILAR–DENEYLER,
İşçi Sınıfı Mücadelesinden Bir Kesit (1962–1975)

Ayrıca Facebbok'ta şu rada bir İsmet Demir sayfası bulunuyor.

http://www.facebook.com/group.php?gid=51658941364#/group.php?gid=5165894...

 

EkBoyut
YIS-Sempol400.jpg42.18 KB
ismetdemir400.jpg16.01 KB